Kültür

Zakirlik 2

 

Zakirlik 2

Fuat Köprülü, Aşıklıktan ozanlardan bahseden eski kaynaklara  5.yy da rastlandığını söyler, Hun İmparatoru Atila’nın zamanında ozanların olduğunu söyler, öyleyse kökeni daha da eskilere  uzanıyor demektir. Eski kaynaklardan, Çağatay sözlüklerinde, ozan anlamına ge-len sözcüğe rastlayabiliyoruz. Ozanlar, eski oğuzlarda, Dede korkut hikayelerini söyler, o zamanlar konar-göçer toplumda, oba oba gezer, halka öğüt, nasihat eder, gezdikleri yerlerden haberler ulaştırırdı, bilgiler verirdi.


Edebiyatçılar, Aşık geleneğini daha çok 12.yy dan baş-latıyorlar, özellikle Yunus Emre’den başlayarak yazı-yorlar, halbuki, Hoca Ahmet Yesevi´nn şiirleri vardır elimizde.
Aşıklık kolay değildir Hoca Ahmet Yesevi bir deyişinde der ki;

“Aşık olmak için, muhabbet bağına girmelidir; Fakat onun için nefsi öldürmek lazımdır. Aşk incisini bulmak isteyen, bir katreye kanaat etmelidir. Aşk ateşine giren hakiki  aşıkların rengi uçar, kendisi hayran, gönlü viran gözleri yaşlarla adeta, pür-tufan olur. Hakiki aşıklar candan geçip canana, hak visaline talip olanlardır. Ey Hoca Ahmet , daima hakk´ı yad et ve ağla.„


Eski Şamanların ve Dede korkut’un şiirleri günümüzde halkın dikkatini çekmiyor), ilgilenmiyorlar. Hz.Muhammed in zamanında Şairlerin olduğunu kaynaklardan öğreniyoruz. 
Osmanlı Padişah’ ı, 2. Murat´ın sarayında dahi Ozanların olduğu biliniyor . Bazı zamanlarda, Ozanların hor görüldüğü de olmuştur.

Ozanların, tarih akışı içinde, çeşitli zamanlarda farklı işlevler üstlendiğini de düşünüyorum, belki de başlangıç  zamanlarında, beylerine, Krallarına övgüler söyleyen, onları eğlendiren kişilerdi.    

                        
Ozanlar zaten müzik adamlarıdır, müzisyendirler, büyük bir çoğunluğunun elinde müzik aleti vardır. 


Tarihte ne kadar geriye gidilirse gidilsin, müzikle karşılaşırız. Müziğin kutsal kökenli olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Bütün toplumlarda ortak içgüdüsel temellerin olduğu görülür.


Eski halklarda da başlangıçta, dinsel özellikli ve ayinlerle ilişkili basit güçlü ritimli bir müzikle karşılaşırız.


Eski çağ ülkeleri müziği hakkında bilgiler yoktur, Eski çağ Yunan müziği hakkında veriler vardır. Yedi notalı  inici gamdan oluşuyordu. Doğulularda ise beş notalı  ses vardı hala yaygındır.  İlk yüz yıllarda Hıristiyan şarkılarını, İbrani  kutsal kitaplarını ayinlerde söylenmesinde hep müzik vardır. Şarkıların kökenini Yahudi dinin eski törenlerine dayandıranlar vardır. 


Gök Türklerde söyledikleri besteye Ir, ya da yir derlerdi, sazla çalınan parçaya, Küg, derlerdi. Hakanlarının karşısında  9 tane söylerlerdi, hakimiyet alameti olarak kabul edilirdi.
İsa´dan önce 520 yılında Güney İtalya´da, O zaman büyük Yunanistan deniyor.

Ünlü bilgin Fisagor ( İ.Ö.580-504 )  gizli bir din okulu kurar. Öğrencilerine kendi yöntemiyle tanrı sevgisini aşılamak ister,  bu aşılamada Müzikten de faydalanır, genç öğrenciler her sabah ve her akşam şöyle şarkılar dinlemektedirler: ‚‘‘Ölümsüz Tanrılara dön, kendini eşsiz aşklara bırak, inananı koru,... bil ki, çeşitli uluslarda ve çeşitli dinlerde dağıtılmış görülen Tanrılar tektir, Evrenin tek Tanrısı vardır, hepsine hoş görüyle bak, ama gerçeğin ne olduğunu da bil, gizlilik aleminde bütün dinler birleşir.“


Fisagor´un öğrencilerinin ellerinde, Heptakort adı verilen yedi telli bir Saz vardır, bu yedi telli sazdan yedi ses çıkmaktadır, bu yedi sesten de yedi gizli ses birleşimi elde edilmektedir, yedi ses birleşimi; ışığın yedi rengini, yedi gezegen yıldızı, varlığın yedi biçimini, karşılamaktadır, eğer İnsan ruhu, bu yedi sesle akort edilir, uyumlu kılınırsa ruhunuzdan dinleyeceğiniz şarkı gerçeğin şarkısı olacaktır. 

Kaynak: Düşünce Tarihi -  Orhan Hançerlioğlu, sayfa 76 - 77.


Eski Çinliler:“Nerede düzen, doğruluk, kardeşlik varsa Orada ruhları birleştiren aksoy musikisinin sesi işitilir“  derlermiş. Zerdüşt dininde ki Ateşe tapan Hintlerin ayinlerini türkülerle yaptıkları, bütün ulusların tapınaklarına çeşitli sazlarla müziğin girdiği ve temel taşı olduğu bilinen gerçektir.


İslamiyet’ten önceki Türklerin inancı olan Şamanizm de, ozan işlevini yapan, şamanlar (Kam ) ellerinde (O zamanki şekliyle) sazları, ibadetlerini yönetirlerdi, falcılıkla dahi uğraşırlardı.


Bizler ise, İslamiyet’e girişimizde, geleneksel sazımızı bırakmamışız, o yüzden horlayan softalara karşılık, Sazımızla; Allah´tan, Muhammet´den, Kur´an´dan, Ayet´ten, Ali´den, sevgiden aklımıza gelen her konudan çalıp söylemişiz, Kur´an´da Şairlerle ilgili ayetlerden bahsedilir.


 Hz. Muhammet´den önceki Araplarda Şairlere neredeyse her şeyi bilen kutsallık isnat ediliyordu, o yüzden Kur´an´da! Kur´anın şair sözü olmadığı bunun bir şiir olmadığı Allah kelamı olduğunu belirtilir. 


Kuran’da ki Şuara suresi son ayetleri bu konudadır. “Der ki; Şairlere gelince, onlara da sapıp azanlar uyar, görmez misin onları ki, her vadide kuruntuya şaşkınlığa saplanırlar. Ve onlar yapmayacakları şeyleri söylerler, ancak, inananlar, barışa yönelik iş yapanlar, Allah´ı çok ananlar ve zulme uğratıldıktan sonra zafer elde etmeye çalışanlar Müstesna. 
Kaynak: Kuran. Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk. 


Barışa yönelik değerler üreten, yaratıcı kudretle gönül bağı kuran ve zulme karşı mücadele veren Şair ve şiir öğülmektedir, diye yazıyor, Kur´an da ki İslam Kitabında. Zaten ayet´tende anlaşılmaktadır.


Ozanların çoğunluğu Alevi Bektaşi dirler. Eski aşıklar-dan bir çoklarının deyişleri,''Cönk '' dediğimiz yazılı kayıtlarından bizlere ulaşıyor, yaşadığı çağı, bir çoğunun gerçek isimlerini dahi, bizlere ulaşan deyişlerinden öğreniyoruz.


Cumhuriyet döneminin ilk Aşıkları; 


Aşık Veysel, Talibi Coşkun, Aşık Ali İzzet Özkan, Habib Karaaslan, daha sonraları halka inen en çok tutulan kişi olarak Aşık Mahzuni Şerif, Aşık Daimi, Davut Sulari karşımıza çıkıyor.


Köy enstitülerin de Aşık Veysel ve sanatçı Ruhi Su ders vermişlerdir. Örgütlenme konusu ise karşımıza, 1931 yılında Ahmet Kutsi Tecer Sivasta öğretmen iken yaptığı Halk Şairleri Bayramı yaparak Sivaslı Aşıkları bir araya getirip gece düzenleyerek başlar. Daha sonra 1961 yılında yayıncı, Sefer Aytekin önder olur Aşıklar derneği kurarlar.
1966 yılında Konya Aşıklar bayramı, 1975 yılında Ankara’da Halk Ozanları Kültür derneği, 1990 yılında gene Ankara´da Çağdaş Halk Ozanları derneği oluşturuldu. 
1960’lı yıllardan sonra Şehirleşme sürecinde geleneği kıran Aşıklar olarak Ali İzzet, Kul Hasan, Hüseyin Çırakman, Mahzuni Şerif, Aşık İhsani gibi Aşıklar, sosyal ve toplumsal konular ağırlıklı deyişleriyle dikkat çekerek ilgi görmüşlerdir.


Aşıklık geleneği,  bir usta aşıktan öğrenilirdi, adabı, erkanı, tavrı, bir ustanın yanında bir müddet beraberce çalışarak, ancak öğrenilir.
Halk bilimcileri Aşıkların deyişlerini Koşma, semai, koçaklama, ağıt gibi konulara ayırırlar, zaten kahramanlık şiirleri deyince aklımıza, Köroğlu, Dadaloğlu gibileri gelir, Sevgi aşk deyince; Karac'oğlan, Kerem, Seyrani gibileri, Tasavvuf deyince, Yunus Emre, Seyit Nesimi, Şah Hatayi gibileri gelir.

Bağlama

Saz, yada Bağlama dediğimiz, Aşıkların, Ozanların, Zakirlerin çalgısının geçmişine kısaca bakarsak;
Bağlama dediğimiz Sazımız, orta Asya Türklerinden beri olduğu biliniyor, o zaman ki adı Kopuz.17.yy dan itibaren adına bağlama denmeye başlanmıştır. Neden bağlama adını aldığı ise, sapına  perde bağlanmasından geldiği sanılmaktadır.


Muammer Özergin, Türklerde muziki aletleri konulu araştırmasında, Türklerin muziki aletlerinin en eski kalıntılarının 8.yy da başlar, Dümbelek, Düdük, Bağlama gibi çeşitleri, diyor. Bağlama gibi telli seslilerin, Ok atan Yay´dan geliştirildiği zannediliyor. 


İlk çağda Kopuz, orta çağda Tanbur, Tanbura, sonraları Bağlama olarak gelişir. Oğuz Türklerinde , Oğuzname, denilen destanları  ozanlar Kopuz denilen Sazlarıyla çalıp söylerlerdi, söz ne kadar iğneleyici, ilgi çekici, coşturucu olursa, Tanrısal sayılırdı, günümüzde de halkımız arasında ki „Söyleyene değil, söyletene bak,“ sözünün anlamına denk geliyor.  


Bağlama Anadolu Alevilerinde Bektaşilerinde neredeyse kutsallaştırılır, çalana saygı duyulur, Bağlama öpülüp alına götürülür. ve insana benzetilir; sap ucuna baş, burgulara kulak, Yüz kısmına göğüs, tekneye gövde deniyor. Bağlama´nın göğsü Peygamber ağacından, kılıfı Ali bezinden teknesi ise, ilim şehrinden dir. Üç sıra  tel vardır,  Allah, Muhammed, Ali´dir. dik tutulunca Arap alfabesin de ki Elif harfine benzer, Elif Allah anlamına yorumlanan harftir. Eski Zakirler, On iki perdeli saz çalarlardı, on iki İmam´lara misal sayılır.


Tel yerine eskiden at kuyruğu kullanılıyordu. Çok değişik akortlarda ayarlanıp çalınabilen bağlama ailesi, Divan Sazı, Bağlama, Cura diye üç boyda toplanabilir, boy ölçülerine göre çöğür, Tanbura, Cura bağlama  gibi isimler alırlar.


Aşık dediğimiz bu kişiler, değişik  isimlerle anılmşlardır; Zakir, Gayende, Aşık, Ozan v.s. ufak farklılıklarla hepsi aynı anlama gelen kelimelerdir. Zakir; daha çok, Anadolu Aleviliğinin ibadeti olan Cemlerde çalıp söyleyene deniyor, Gayende: Guy, sözcüğünden gelir, söyleyici demektir, çoğulu Gayende dir, Saz çalmadan sadece söyleyen demektir.
Alevi Bektaşi yolu Aşıkları, bir çok deyişlerinde bir satırda olsa, Kur´an´dan ayetler bulabiliriz. Öte yandan, Alevi Bektaşi Aşıkları, Allah ı, korkulan, kızan, yakan olarak değil; seven, sevilen, gülen, dostça, olarak düşünürler, örneğin: 16.yy da yaşayan Azmi adındaki aşık, on beş beyitlik deyişine şöyle dizelerle başlar.

Yeri göğü, ins ü cinni yaratan
Sen ey mimar başı eyvancı mısın?
Ay´ı günü çarkı burcu var ettin
Ey mekan sahibi rahşancı mısın?

.................................................


Yüz bin cehennemin korkmam birinden
Rahman ismi nazil değil mi senden
Gaffarüz - zünnübum, demedin mi sen?
Affet günahımı yalancımı sın?
.............................................................

Beni delil eyler kendin söylersin
İçerden Azmi´yle pazar eylersin
Yücelerden yüce seyran eylersin
İşin seyran, kendin seyrancımı sın?

Yada; Behlül Dana,  (16.yy. yaşamış ) şöyle bir deyiş söylemiştir.

Adem´i balçıktan yoğurdun yaptın
Yapıp ta neylersin bundan sana ne
Halk ettin insan´ı saldın cihane
Salıp ta neylersin bundan sana ne

Bakkal mısın teraziyi neylesin
İşin gücün yoktur gönül eğlersin
Kulun günahını tartıp neylersin
Geçiver suçundan bundan sana ne.
....................................................

Diyerek, Allah´ı bir dost olarak düşündüklerini gösteren deyişler yazmışlardır. 


Bu gibi konuları bir çok Ozan işlemiştir, Yunus Emre´de:

Cennet cennet dedikleri
Bir kaç melek bir kaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni .

Diyerek aynı tür konuyu işlemiştir.
Kur´an´da ki ayetleri deyişlerinde işleyen aşklarımızda epeyce vardır, bu ise ayrı bir ustalıktır. okuyucularımıza ulaştırmak için, bir örnek vermek istiyorum; 

Aşık Veli bir deyişinde, şöyle işlemektedir.

''Elhamdü´lillah''ki bulduk Huda´yı
''Rabbü´ l alemin''in olduk gedayı
''Errahmanir Rahim''verdik nidayı
''Malikil yevm id din''olduk aleme.

''İyyake na budü''gözümün nuru,
''İyyake nestein''verdik ikrarı
''İhdinas sıret el müstakim''yari
''Sıretellezine''çaldık kalemi.

''En amte aleyhim''dedim ya Ali,
''Gayr il mağdub Aleyhim''e hem beli,
''Veladdallin''dedik kaldırdık eli,
Gözüm dost yolunda durduk selama.

''Fatiha süresi '' indi şanına,
Ezelden kurbandır canım canına
Kimseler ermedi sırrı kanına
İsmini derc ettim'' elif, ye, lam'' a

Velim eydür Hak´tan aldım dersimi
Muhabbet çekici yaptı örsümü,
Okuduğum ayet bilmem Farsi mi?
Hakkın bir kelamı geldi dilime.

Bu deyişte  görüldüğü gibi, Kur´an dan fatiha suresi, deyiş diliyle yazılmış, Sazı ile Zakir her hangi bir uygun  makamla çalıp söyleyebilir.

Sefil Ali´nin, İhlas suresini işlediği deyişi, Kul Himmet´in ise gene, Fatiha suresini, işlediği düvaz imamları vardır.


Aşık ise; Arap’ça uşakka kelimesinden gelen, sevdiği kişinin, bir sevginin kulluğunu yapan kişi.  Ozanların deyişlerinde, dinleyiciler, kendilerini, kendi dertlerini bulurlar, yada, ondan kendilerine öğüt, nasihat, ders çıkarırlar. Ozanların deyişlerinde, övgü, yergi, sevgi, keder, ağıt, başkaldırı, yani kısaca, İnsanda bulunan bütün özellikler, Ozanların dilinde deyişe dönüşür.

BUYRUKTA  ZAKİRLİK


Anadolu Aleviliğinde Çok önemli yeri olan, neredeyse Anayasası olarak kabul edilen
İmam Cafer Buyruğu, olarak bilinen Kitap, bir bölümünü Zakirliğe ayırmıştır, orada der ki!     “Günlerden bir gün Tanrı Cebrail´e buyurdu: Ey Cebrail bana yer yüzünden haber getir


Cebrail Tanrının bu buyruğu üzerine cihanı dolaştı. yer yüzünün belirsiz bir yerinde 
„ Tevhit“ sözü ile bin bir zikir işitti. O zaman orada durakladı, ve yere indi,. O zaman orada
yetmiş bin nur kanatlı meleğinde „Tevhit „ sözü çağrıştığını gördü. olanları izledikten sonra
varıp Tanrı katına çıktı.
  --Ey Perverdigar, falan Pirin taliplerini gördüm oturmuş adını zikrediyorlardı, Tevhit sözü  yeri göğü dolduruyordu. durumu gördüm, ben de hayran oldum. Bir süre onları  izledim. 
sonra size bildirmek üzere geldim“ dedi
„Ey Cebrail , o kullarımın ibadetlerini kabul ettim, günahlarını yarlığadım, yer gök meleklerini de yarlığadım. Ey Cebrail, seninde günahlarını bağışladım.“ diye buyurdu, ulu Tanrı.
Ama ulu Tanrı aynı zamanda“ izzetim ve yüceliğim için sınama amacı ile bana zikredene 
gökten yetmiş bin lanet olsun. Ancak hiç bir karşılık beklemeksizin zikir çeken cemaatin günahlarından geçerim“ buyurmuştu.
İmam Cafer Sadık Hazretleri de „Kendi günahını görüp Tanrı´ya zikreden kişinin günahını
Allah bağışlar“ buyurmuştur.  


Kaynak: Buyruk- Hazırlayan Fuat Bozkurt. Sayfa.30-31 

Ve dahi Zakir adı dört hurufdur. Yirmi bir olur. On iki terk edince dokuz kalır. Dokuzda doksan bin nefestir ki, Hak Teala nefesidir, Hz. Muhammed ile kelimet etmiştir. Zakir gerektir ki, bu doksan bin kelamı zikri içinde gezdire ki, Hak Teala mevcuttur. Zakir olanın yerde ve Gökte Zakir ehlide tabip tahir olup Zikre meşgul ola ki Hak teala buyurur ki  hizmeti ahi Cebrail dir. Yer ile göğün arasında yetmiş bin nur kanatlı Feriştehler (Melek) zikr ederler.
Kaynak: Buyruk - Sefer Aytekin. Sayfa.77.